oğuz aral



   bu hafta röportaj bölümünde küçük bir değişiklik yaparak bir müzisyen yerine ünlü bir karikatüristimize yer verdik. ama konu elbette müzik. farkındaysanız roll dergisinden sizlere sık sık söz ediyoruz. bu derginin çok hoş bir köşesi var. bu bölümde konuklara çeşitli şarkılar dinletiliyor ve bu şarkılardan yola çıkılarak güzel bir sohbet yapılıyor. biz de bu hafta roll dergisinin 43.sayısında yer alan oğuz aral sohbetinden bazı bölümlere yer verdik. bakın dinletilen şarkılar oğuz aral'a nasıl dile getirmiş. oldukça iğneli sözler olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

   röportajın tam metni için www.rolldergi.com'u ziyaret edebilirsiniz. röportajda merve erol ve serkan seymen imzası yer alıyor.

muharrem ertaş - kalktı göç eyledi avşar elleri (kalktı göç eyledi) (başlar başlamaz) muharrem ertaş.

     
vokal girmeden, sazın sesini duyar duymaz söylediniz. bir başkasının olma ihtimali yok muydu?

olamazdı. muharrem'den başkası olamazdı bu. çok özel, geleneksel, kendine has bir vuruşu var. tezene vuruşu bu. yüzyıllar öncesinden gelen, gerçekten otantik bir şey. çok kendine özgü, ama yukanrıdan aşağıya doğru kesik vurur. ayrıca şu tını var ya, bağlamadaki şu tını, yeni ağaçlarda bu pek yok.


sadece ağacın kendisinden kaynaklanan bir şey mi bu?

hayır, aynı zamanda enstrümanın kendisinden de kaynaklanan bir tını var. çıkan sesin tınısı, rengi biraz değişik, bir de böyle çalındığı zaman tamamen farklı oluyor. tarzının dışında böyle bir yanı var. ama bu işten biraz anlayan bile hemen tanır, hemen tanımış olmam benim önemli bir marifetim değil.


sizin bağlama ve halk müziği merakınız nereden geliyor?

aslında bilmiyorum ama, şöyle başladı: benim babam, rahmetli avukat ismail bey dört enstrüman çalardı, üstelik üslûpla çalardı. radyoda duyduğu bir şarkıyı hemen notaya alacak kadar da deşifre bilgisi vardı. aile zaten öyleydi. bizde kulağı olmayan adama kız bile vermezler. ama kimse bunu meslek gibi düşünmedi. dolasıyla, ben fasıl yapılan eski zaman toplantılarında büyüdüm. insanlar o zaman kendi eğlencelerini kendileri yaparlar ve icra ederlerdi. sekiz yaşındayken repertuarımda 300 tane eser vardı benim de. gülizar makamı ile mahur makamını da kulaktan ayırt edebilecek kadar kulağım iyileşmişti. aralarında küçücük bir koma farkı vardır bu iki makamın. ben on yaşındayken babam öldü, müziğe hep alaturkayla devam ettim. adnan menderes'in iktidara gelmesiyle, radyoda halk türküleri ağırlık kazandı, halk müziğine geniş yer verilmeye başlandı. eskiden çok azdı. ancak muzaffer sarısözen falan arada iki-üç bağlama çalardı. neden sonra bayram aracı biraz daha parladı da, halk müziği biraz popüler oldu radyoda. adnan menderes'in amacı başkaydı tabii. kentlerden oy alamadı demokrat parti, köylülerden ve kasabalılardan aldı. dolayısıyla, kentleri köylüleştirme politikası başladı. köy müziği de öne geçti. halk müziği dediğimiz aslında köy müziğidir, yörük müziğidir. bundaki ritmi ben alaturka dediğimiz klasik türk müziğinde bulamıyorum. fazla ağlamaklı geliyor bana onlar, ben şen şakrak bir insanım. gülmeyi, ritmi sevdiğim, kanımın kaynadığı zamanlar onlar. alaturka o zamanlar benim ruhuma çok hitap etmiyordu açıkçası. ama bağlamanın öyle şırrak şırrak vurması, bayram aracı'nın mesela bağlamaya öyle tırrrank diye vurması beni etkiledi. enstrüman çalma yeteneğim de var. babam daha altı yaşındayken vermişti elimize bir mızıka, ben iki günde öğrenmiştim onu. tekin benden daha yetenekliydi, ama tembeldi, o ayrı. (gülüyor) bağlamayı aldım ve çalmaya başladım ben de. zaten aslında o kadar kolay bir alet ki. üç tane teli var, 18 tane de perdesi. bir yerlere sağlam basınca temiz bir ses veriyor. keman gibi değil mesela. babam keman da çalardı, bir-iki kere denedim, baktım, uzun uğraşmak lazım. 50'li yılların başı bunlar, yeni karikatürcü olduğum zamanlar.

  
rock'n'roll zamanları başlayınca, elvisler falan, sizi etkilemedi mi?

batı müziğine de meylim vardı, zaten meyletmemek düşünülemezdi. aynı anda türkçe tangolarla dans eden gençliktik. batı müzikleri her zaman hoşumuza giderdi. amerikan müzikalleri vardı. çok güzel şarkılar söylenen müzikallerdi onlar. insanın kulağının yavaş yavaş, farkında olmadan dolmaması da mümkün değildi. üstelik batı müziği cumhuriyetten itibaren hiç eksik olmamıştı. okullarda bize batı müziği öğretiliyordu. örneğin bizet'nin ünlü carmen operasından alınma aryayı biz (müziğiyle söylüyor) "yoldan geçen tunç yüzlü askerler..." diye söylüyorduk. bir cumhuriyet çocuğunun batı müziğiyle ilişkisi olmaması mümkün değildir, ama doğduğumdan beri evde dinlediğim klasik türk müziğidir ve biraz ağır tarzda olanlarıdır. babam solo şarkıları bile fazla sevmezdi. solo şarkılarda en büyük zevki hacı arif bey'di. ondan sonrasını pek tutmazdı. münir nurettin'den de pek hoşlanmazdı. ne sesinden, ne de tavrından; ama bence o da büyük bir adamdır. bu karmaşa içinde işte, halk müziğinin ritmi, tavrı ve kolay icra edilirliği benim çok hoşuma ve kolayıma gitti. aldım bir bağlama, çalmaya başladım. o gün bugündür çalamıyorum işte. (gülüyor)

     
mazhar alanson - bir zamanlar fırtınalar estirirdim

(her şey çok güzel olacak) kapat. burada insanın içini ağrıtan bir melodi var. müzik değil ki bu. anlatamıyorum galiba. bu müziklerden bir tanesi bile kalmayacak ileride. unutulup gidecekler. bunlar bugünlerde birkaç kaset, cd satmasına yarayacak o kadar. hâlâ mı şarkı var?


ciguli - binnaz (ciguli forte)

(başlar başlamaz ritm tutuyor) bu ne sağlam bir sestir böyle. adamın gırtlağının şakası makası yok. bu gırtlağın oturulup da konservatuarda falan ders yapılması lazım. (heyecanla ayağa kalkıyor, ritme eşlik ediyor) ileride çocuğunuz olacak, .iki-üç yaşındayken bunu çalın, oynamaya başlar. balkan ritmi ve mükemmel. bu melodi elli bin tane kasabada, köyde çalınıyor, söyleniyor, bu adam bunu getirdi, kıyamet koptu! müzikten de bahsetmediler, herifin çirkinliğinden yüklendiler resmen. yakışıklı bir adam koysan başka olur.

    
sabah gazetesi manşet attı, "yozlukta ulaştığımız son nokta" dediler bu şarkı için... 

ah, keşke "binnaz" gibi yozlaşsaydık da arap gibi yozlaşmasaydık. şu müzikte bir tane hata bulamazsın. ne kadar sade, düzgün bir ritm var ve adam türküsünü söylüyor. bak bizim klasik klarinet girdi şimdi, ne yapıyor, açılış yapıyor. burada yeni bir şey yok, yeni bir yozlaşma yok. eğer yozlaşma varsa, bu 400 sene önce falan olmuş. bütün klasik normlar var. bu arada arap müziğine karşı olduğum sanılmasın. arap müziği takilidi yapıp o uyduruk şeyleri yapmalarına karşıyım. bir adam çıksın, "ben arap müziği yapıyorum" desin, "arap müziğinden türkçeye çevirdim, söylüyorum" desin, isterse arapça söylesin, ama adam gibi arap müziği yapsın. o da bir müziktir ve bir kültürdür. benim kızdığım sahtekarlık. bu herif kadar çıkıp şarkı söyleyecek adam var mı? bu herif ibrahim tatlıses'e beş basar. ibrahim tatlıses'e zaten ümit tokcan da beş basar. hatta kubat diye bir oğlan var, o da en az üç buçuk basar.


fikret kızılok - bülent ortaçgil uyusun da büyüsün pencere (pencere önü çiçeği)

ne öyle, kalipso gibi girdi. bunun ustası vardı bir de, neydi, hah, belafonte. şimdi bunda ne müzik olarak, ne de mesaj olarak kendime yakın bir şey bulamadım. aşık geleneği vardır anadolu'da, oturur şiirini yazarsın, taşlamanı yaparsın. bunların mizahi yanı, şiirler çok eski ve gelenekseldir. benim tahminime göre, hem saz çalan hem de beste yapabilen çok az halk ozanı vardır, karacaoğlan bunlardan bir tanesi olabilir. çok melodik, çok akıcı çünkü. şimdi böyle bir hiciv şiiri yaparsam, bunu hangi müziğin üzerine döşeyeceğim diye düşünmem gerekir. benden önceki atalarım gibi, mesela seyrani gibi diyelim, seyrani kayserili olduğu için oranın melodileri üzerine gider. ben istanbullu olduğum için istanbullu bir melodi üzerine yaparım. ama bu adam gibi belafonte'nin yaptığı müziğin üzerine türkçe hiciv şiirini döşemenin anlamını çakamıyorum. bunun anlamını bilemiyorum. lafın anlaşılsın diye mi bunu yapıyorsun? aşık veysel de şiirini daha önceden gelen anonim müziklerin üzerine okumuştur. bu bir gelenektir, aşık geleneğidir. aşıklar hem söze hem saza güç vererek o birikimle o melodiyi bir araya getirip geliştirmiştir. bunu nereye oturtacağım, nereye sokacağım, bilemiyorum. laflara baktığım zaman, "a millet gülsün, hazır da gırgır dergisi tutuyor" anlayışı buldum. bunlardan binlerce çıktı. gırgır'ın müzikçesini yaptılar, ama aralarında gerçekten karikatürcü ya da musıkici yoktu. mizahçı yoktu. müzikçi de olmayınca böyle abuk sabuk şeyler çıkıyor. ben bu arada artık bunları dinlemek istemiyorum. varsa bu tarz müzikler atlayın, çalmayın. konumuz müzikse, müzik konuşalım.


cem karaca - dervişan - beni siz delirttiniz (45'lik)

cem mi bu? tamam, kapatabilirsin. biraz önce konuştuklarımın ispatıdır. cem müziğe rock'n'roll'la başladı, siyah deri ceketler, jilet gibi pantolonlar... sinemalarda filmden önce konser olurdu. eskiden ne güzelmiş aslında. filmden önce şov olurdu ve erol büyükburç'undan cem karaca'larına kadar birileri çıkardı. gerek o zaman esen rüzgarlar, gerek aile yapısı ister istemez cem'i ingilizce şarkılardan türkçe şarkılara, türkçe şarkılardan türkçe melodilere götürmeye başladı. ve bir sentez yaptı. sevilmesinin sebebi, bozuk türkçesine rağmen, yine o gavurca şarkı icra etme tavrına rağmen, kökteki o yerellik, yörellik ve o sağlam yapıdır. bu, cem'i bir ara ilah yaptı. tabii üzerine biraz da bir ara o devrimci moda bindi. bu arada şunu belirteyim, moda falan derken, devrimciliği küçümsemek için söylemiyorum, ben de en başında geliyordum, hatta daha evvelinden başlamıştık. sonuna kadar da öyle, devrimci kalacağım. ama sanatın kurban edilmesine, bir ideoloji uğruna sanatın kurban edilmesine de hiçbir zaman tahammül edemedim. devrimci karikatürler çizerken onu en iyi çizgiyle çizmeye çalıştım, devrimciliğin arkasına saklanmadım.